Bu Blogda Ara

5 Haziran 2019 Çarşamba

BEN BÖYLEYİM

Ben böyleyim.
Alırım satarım,
İyiyi kötüye katarım.
Söze güvenirim, söz verince tutarım,
Her yalanı yutarım.

Ben böyleyim.
Aldatmam aldanırım,
Herkesi kendim gibi sanırım.
Bir bakışta anlamam,
Hep sonradan tanırım.

Ben böyleyim.
Pervasızım, basiretsizim,
Bazen yarım kalırım.
Kalbi kırılan ben olurum,
Tedbir almam, intikam alırım.

Ben böyleyim...

Cem Sefa

19 Ağustos 2018 Pazar


(15 MART 2017 TARIHLI FACEBOOK GONDERISI)

GÜCÜN ARKASINDAKİ GÜÇ
PARGALI İBRAHİM PAŞA

BÜYÜK SANAT VE DEVLET ADAMI
BÜYÜK DİPLOMAT VE ASKER

ÖLÜMÜNDEN SONRA TEK BÜYÜK BAŞARI "CUMHURİYETİN KURULMASI"

(İBRETLİK)

Vefatının 481. yıl dönümünde;
Pargalı İbrahim Paşa
1493-15.03.1536

Muhteşem Süleyman'ın muhteşem veziriydi. Uçsuz bucaksız görünen koca bir imparatorluğun en kuvvetli adamıydı. Ta ki çocukluğundan beri yakınen tanıdığı, kayınbiraderi olan padişahın verdiği bir iftar yemeği sonrası dört dilsiz cellat tarafından boğuluncaya kadar. "Neyim dememeli, ne olacağım demeli" atasözünün tarihteki güzel bir örneği. 13 yıl Veziriazam (bugünkü karşılığı ile Başbakan) olarak görev yapmış ve tarihe kazınmış başarılar elde etmişti. Öldürülmesiydi İtalya'da Osmanlı toprağı olurdu diyenler bile olmuştu.

"Makbul İbrahim Paşa" veya "Frenk İbrahim Paşa" yada ölümü sonrası "Maktul İbrahim Paşa" olarak da anılırdı. I. Süleyman saltanatı döneminde 27 Haziran 1523 - 15 Mart 1536 arasında sadrazamlık yapmış, önemli siyasal ve askeri olaylarda rol oynamış Osmanlı devlet adamı. Eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın kız kardeşi Hatice Sultan'dır.

Bugün Yunanistan'da kalan Parga yakınlarındaki bir köyde doğdu. Değişik kaynaklarda doğumunda Rum ya da İtalyan kökenli olduğu belirtilmektedir. Babası bir balıkçıydı. 6 yaşında korsanlar tarafından kaçırılarak Manisa'da dul bir kadına satıldı. Bu kadın İbrahim'in eğitimine önem vererek onu hem keman benzeri bir müzik aletini iyi çalabilecek şekilde hem de birçok alanda en iyi şekilde yetiştirdi.Şehzade Süleyman Manisa'da sancakbeyi olarak görev yaptığı sırada karşılaştığı ve arkadaşlık kurduğu İbrahim'i maiyetine aldı. İbrahim Paşa'nın anne ve babasını sadrazamlığı sırasında İstanbul'a getirttiği kayıtlara geçmiştir.

Farsça, Rumca, Sırpça ve İtalyanca bilen İbrahim Paşa, müzik alanında çocukluğundan itibaren yoğun bir eğitim görmüş ve kendisini bu alanda geliştirmiştir. İbrahim Paşa, Roma'ya direnen Anibal'ın ve Makedonya İmparatorluğu'nu yöneten Büyük İskender'in hikayelerini okumaktan hoşlanıyordu. Venedik elçisi Pietro Bragadino'nun 1526 tarihli raporunda İbrahim Paşa'nın zayıf ve ufak tefek yüzlü olduğunu, sultanın en yakın danışmanı konumunda bulunduğunu belirtmişti.

Sultan Süleyman'ın maiyetinden idamına kadar geçirdiği yıllar boyunca onun yakın arkadaşı ve danışmanı oldu. I. Süleyman padişah olduktan sonra onunla birlikte İstanbul'a geldi ve Osmanlı Devleti'nde Sadrazamlık, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylikleri ve Seraskerlik (1528/29-1536) dahil olmak üzere en üst düzeylerdeki görevlerde bulundu.

I. Süleyman'ın padişah olması ile birlikte ilk önce Hasodabaşılık görevine atanarak bu noktadan sonra kendi yetenekleri ve padişah ile aralarındaki sıradışı güven ilişkisi sayesinde hızla yükseldi.

1521'de Belgrad'ın Fethinde görev aldı. 1522'de Rodos seferine katıldı. Bu durumdan dolayı İbrahim 1523'te, (Çeşitli kaynaklarda 1522 ve 1524 olarak da tarihlenmektedir) sadrazamlığa getirildi. Mısır'da asayişi sağlamakla görevlendirildi ve kendisine MısırBeylerbeyi unvanı verildi. Bu esnada Mısır'da pek çok ıslahat gerçekleştirdi. Macaristan seferine katıldı ve Mohaç Savaşı'nın kazanılmasında önemli rol oynadı.
Daha sonra Anadolu'daki Alevi-Türkmen isyanlarını bastırmakla görevlendirildi. Anadolu'da aldığı tedbirlerle isyanları sona erdirdi. I. Viyana Kuşatması ile sonuçlanan 2. Macaristan seferine katıldı.

Avusturya imparatorunu Osmanlı sadrazamına eşit sayan 1533 tarihli İstanbul Antlaşması'nın müzakerelerini bizzat yürüttü. Safevi Devleti'ne karşı düzenlenen Irakeyn Seferi'ne öncü birlik olarak katıldı. Tebriz'i aldıktan sonra padişahın kuvvetleri ile birleşti ve Bağdat'ın fethinde görev aldı.

İbrahim Paşa'nın dönemindeki gücünü ortaya koyacak en önemli veri; Kanuni Sultan Süleyman tarafından Seraskerlik makamına getirildiğinde İmparatorluğun o güne dek dört tuğla simgelenen gücünün yedi tuğa çıkarılması ve İbrahim Paşa'nın da altı tuğ taşımaya yetkili kılınmış olmasıdır. Padişahtan tek eksiği hilafet tuğudur. Tarihi gerçekliği tartışmaya açık olsa da Kanuni Sultan Süleyman'ın kardeşi Hatice Sultan'la evlenmesi de iktidarında ilerleme kaydetmesinde büyük rol oynamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemde bilinen dünyayı şekillendiren üstün dış politikasının kontrolü tamamen İbrahim Paşa'nın elindedir.
Ayrıca İbrahim Paşa, İstanbul Antlaşması'yla birlikte Osmanlı sadrazamı olarak Avusturya imparatoruna denk konuma getirilmiştir. Venedik diplomatlarının İbrahim Paşa'ya Muhteşem Süleyman'a atıfla "Muhteşem İbrahim" dedikleri kayda geçmiştir. Fransa ile yürütülen işbirliğinde önemli rolü vardır.

Pargalı İbrahim Paşa'nın en çok konuşulan faaliyetlerinden biri de Mohaç Meydan Muharebesi sonrasında Budin'den İstanbul'a getirerek sarayına diktirdiği mitolojik heykellerdir. Üç güzeller olarak anılan bu heykeller her ne kadar ilgi uyandırsa da bazı çevreler tarafından put olarak görülmüş ve hoş karşılanmamıştır. Heykellerin dikilmesinden birkaç yıl sonra dönemin ünlü şairlerinden Figânî'nin yazdığı iki mısralık şiir çok konuşulmuştur.

«  Dü İbrāhīm āmed be-deyr-i cihān
Yeki büt-şiken ü yeki büt-nişān »

Figânî'nin şiirinde İbrahim Paşa, "Cihan tapınağına iki İbrahim geldi. Biri putları kırdı, diğeri putları dikti" sözleriyle put dikmekle suçlanmaktadır. İbrahim Paşa bu duruma oldukça öfkelenmiş ve şairin cezalandırılmasını emretmiştir. Figânî 1532 yılında idam edilmiştir.

Makbul İbrahim Paşa'nın ölümüyle ilgili pek çok neden öne sürülmektedir. Avusturya'yla 1533 yılında yapılan barış görüşmeleri sırasında elçilere devletin kudretinden bahsettikten sonra kendi gücünü şöyle vurgulamıştır:

"Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir."

Bu sözlerle İbrahim Paşa'nın iktidar hırsının hangi boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Paşa özellikle Irakeyn Seferi sırasında padişahtan kendisini soğutmaya başlamıştır. Defterdar İskender Çelebi'yi idam ettirmesinin padişahı ondan soğutan nedenlerden birisi olduğu düşünülür.

Pek çok tarihçi, yabancı elçilerin İbrahim Paşa’yla görüşmelerine ilişkin hazırladıkları raporlarından yola çıkarak onun iktidar hırsıyla pek çok kararı kendi başına buyruk verdiği savında bulunmaktadır.Bu nedenle, 1536 yılında gücünden kaygılanan Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile öldürüldüğü iddia edilmektedir. Ayrıca Makbul İbrahim Paşa'nın Hürrem Sultan'ın oğlu olmayan Şehzade Mustafa'yı desteklemesinden dolayı ölümünde Hürrem Sultan'ın da büyük bir rol oynadığı rivayet edilir.
İbrahim Paşa, Fransızlara verilecek olan kapitülasyonlarla ilgili çalışmalarını yürütürken, 14-15 Mart gecesi iftar için saraya davet edildi. İftardan sonra dört dilsiz cellat tarafından boğuldu. Daha önce Makbul olarak anılırken, ölümünden sonra Maktul olarak anıldı. İbrahim Paşa'nın ölümüyle Fransızlara verilecek olan kapitülasyon antlaşması taslak halinde kaldı ve yürürlüğe girmedi.

Birçok Osmanlı yetkilisi ve tarihçisi İbrahim Paşa'nın ölümünden sonra devletin otoritesinin zayıfladığı kanaatindeydi. İbrahim Paşa'nın ölümünden sonra 1537 senesinde Roma'nın kapısı olan, Korfu Adasını kuşatan Ayas Mehmed Paşa, kaleyi ele geçiremedi. Dönemin Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri, Korfu Kuşatması'nın başarısızlıkla sonuçlanmasından Ayas Mehmed Paşayı sorumlu tuttular. Sultan Süleyman'nın seferin sonlarına doğru yaptığı Divan-ı Hârp toplantısında şunları dedikleri dikkat çekmiştir.
''Merhum İbrahim Paşa hazretleri olsaydı böyle olmazdı öyle bir Serdar aramızda olsaydı kalenin fethi çoktan müyesser olmuştu''
demişlerdir.

Bunun üzerine Sultan Süleyman öfkelenerek Anadolu ve Rumeli Kazaskerlerini azletmiştir.

Sanata düşkün olan İbrahim Paşa aynı zamanda büyük bir edebiyat hamisiydi. Avrupa'yı çok yakından takip ediyor ve bilgisini padişaha hissettirmekten de geri kalmıyordu.

Birçok araştırmacı ve tarihçi İbrahim Paşa'nın büyük bir diplomat olduğu kanaatindedirler.

13 sene sadrazamlık yapan İbrahim Paşa İstanbul, Mekke, Selanik, Hezergrad (Razgrad) İbrahim Paşa Camii ve Kavala'da Cami, Mescid, Mektep, Medrese Zaviye, Hamam ve Çeşme gibi eserler inşa ettirmiş ve bunlara vakıflar tahsis ettirmiştir. Önemli bir sanat ve özellikle edebiyat hamisidir.

İbrahim Paşa'nın sarayı bugün Türk-İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.
GEMIYI BATIRMAMAK ICIN
GEMİ ANAYASASI
(IRONI ICERIKLIDIR)
Kaptan (Senior Zabit), geminin en yetkili amiridir. Hem geminin amiri, hem gemi sahibinin gemideki temsilcisidir. Geminin tüm operasyonel, ticari, hukuki ve teknik işlerinden sorumlu kişidir. Tüm personel belirli hiyerarşik yapı dahilinde kaptana karşı sorumludur.

Birinci zabit (2. kaptan) (Senior Zabit),  genel idare amiridir. Güverte bölümünün kısım amiridir.

İkinci zabit (3. kaptan) (Junior Zabit), gemide sağlık işlerinden sorumlu amirdir.

Üçüncü zabit (4. kaptan) (Junior Zabit), geminin güvenlik işlerinden sorumlu amirdir.

GEMİDE KİMSE KİMSENİN YETKİ VE SORUMLULUK ALANINI İHLAL EDEMEZ...

ÇÜNKÜ BÖYLE OLMADIĞINDA GEMİNİN BATACAĞINA İNANILIR..

 :) :) :)
ÖNEMLİ OLAN "İNSAN" VE "YURTTAŞ"OLMA BİLİNCİNE SAHİP OLMAK...

KAMYON ŞOFÖRÜ (facebbok'ta bir paylaşım):

"kimin yönettiği değil, nasıl yönetildiğiniz önemlidir"

İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİSİ:

"Madde 2- Her bir politik birleşmenin amacı; doğal ve dokunulamaz insan haklarını korumaktır.

Madde 12- İnsan ve yurttaş haklarının garanti altına alınması resmi bir gücü gerektirmektedir. Bu güç, herkesin yararı için oluşturulmuştur. Bu güç, kendilerine emanet edilenlerin özel çıkarları için oluşturulmamıştır."

26 Haziran 2018 Salı

SPARTA'DAN TÜRKİYE'YE

SPARTA'DAN TÜRKİYE'YE

Sparta toplumu 3 gruptan oluşuyordu. Bunlar, Spartiate (vatandaşlar), Perioeciler (vatandaş olmayan ama orduda savaşan özgür kişiler) ve t
oplumun büyük kesimini oluşturan köleleştirilmiş Helot'lardı.


Spartiateler devletin ve toplumun merkezindeydi. Başka bir ifade ile 
Spartiateler toplumun "elitleriydi". Toplumun küçük bir kesimini oluşturmaktaydılar ve ihtiyaçlarını köle olan Helotlar karşılamaktaydı. 

Spartiate sayısının az, Helot sayısının çok olması Spartiate'lerin mevcut toplumsal düzenin devamını sağlayabilmeleri için, her zaman eğitimli ve hazır olmaya itiyordu. Öte yandan, helotlerın da tehlike oluşturmaması için her zaman eğitimsiz, cahil ve fakir olması gerekiyordu. 

Helotlar'ın isyan etmelerini önlemek için, Spartiate'ler toplum içerisinde terör estiriyordu. Dönem dönem çeşitli sebepler uydurarak Helotlara saldırıyor, onları baskı altında tutuyorlardı. Böylece Helotları baskı ile kontrol ediyorlardı. Tabii ki, Helotlar içinde Spartiate'lere iyi görünerek huzur içinde yaşamak isteyen işbirlikçiler de vardı. 

En önemlisi de, çeşitli yollarla Helotlar'ın köle olduklarını hiç unutmamaları sağlanıyordu...

YÜZDE 1 ELİTÇİNİN 
YÜZDE 99 KİTLEYİ EVİRİP ÇEVİRMEYE ALIŞTIĞI

ELİT(Çİ)LER ÜLKESİ

"TÜRKİYE" 
GİBİ...

TEK OKLU CHP

TEK OKLU CHP

Cumhuriyet Halk Partisi, 

1919 da başlayan ve bir "halk hareketi" olan milli mücadele sivil direnişinin ilkeleri ve hedeflerini benimseyen bir parti olarak; milli mücadelenin yerel örgütleri olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin temeli üzerine 9 Eylül 1923 'te kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi'nin benimsediği milli mücadelenin ilke ve hedefleri; Halkçılık, Milliyetçilik ve Cumhuriyetçiliktir.
Nitekim, CHP den önce birçok siyasal parti kurulmuştur. Bu partiler, Cumhuriyet Halk Partisi'nden farklı olarak "halkçı" değil, "elitçi" partilerdir. Cumhuriyet Halk Partisi'nden sonra da bazı partiler kurulmuş, ancak varlık gösterememişlerdir. Bu partiler de, Cumhuriyet Halk Partisi'nden farklı olarak "halkçı" değil, "elitçi" partilerdir.
Bu sebeplerle, Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilkeleri, kuruluş felsefesine uygun olarak Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halkçılık ilkeleriydi. 1924’te halifeliğin kaldırılmasıyla, laik devlet ilkesi benimsenerek Parti ilkeleri arasina Laiklik ilkesi eklendi. 15 Mayıs 1931’de ki Üçüncü Büyük Kurultay’da parti ilkelerine Cumhuriyet inkılaplarını ifade etmek üzere İnkılapçılık ilkesi ve "Ulus Devlet" anlayışını ifade eden, Devletçilik ilkeleri eklendi. Böylece, Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Mücadele ile başlayıp, 1931 tamamlanan bir tekamül süreci sonunda; Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, İnkılapçı ve Devletçi bir parti olarak tekemmül etmiş oldu. 
Atatürk, Cumhuriyetin 10. Yılında CHP nin ve kendisinin bütün anlayışını yansıtan bu altı ilkeyi temsilen bizzat altı ok tasarımını yaptırdı...
Atatürk'ten sonra Cumhuriyet Halk Partisi ilke ve hedeflerinden uzaklaşmaya başladı, önce halktan uzaklaşıp, halkçılık ilkesini terk ederek, milli mücadele zemininden ayrılıp; İttihat ve Terakki zeminine yerleşti. Böylece İttihat ve Terakki gibi "elitçi" bir parti oldu.
Cumhuriyet Halk Partisi elitçiliğin bir sonucu olarak, nüvesi halk iktidarı olan "Cumhuriyetçilik İlkesi" nden de uzaklaştı.
Bundan sonra zamanla, dünyada gelişen sol akımın "faşizim karşıtlığını" "milliyetçilik karşıtlığı" haline getirerek "milliyetçilik ilkesinden" uzaklaştı. Hatta orta vadede "milliyetçilik karşıtı" bir parti haline geldi.
Cumhuriyet Halk Partisi, Devletin kurucusu olmakla, statükoyu korumak arasına net bir çizgi oluşturamadı ve "inkılapçılık (yenilikçilik) ilkesi" nden uzaklaşıp, "statükocu" bir parti haline geldi.
Son dönem politikaları ile 1990 lı yıllardan başlayarak, bölücü fikirlere kapı aralamak suretiyle "Ulus Devlet" anlayışını ifade eden "Devletçilik İlkesi" de terk edilmiş oldu.
  
HAL BÖYLE OLUNCA,
BUGÜN CHP BU İLKELERİN TAMAMINDAN UZAKLAŞMIŞ DURUMDADIR...
BUGÜN CHP NIN ÖNCEDEN OLMAYAN VE ATATÜRK ÜN ANLAYIŞINA VE KURULUŞ FELSEFESİNE TAMAMEN TERS TEK BİR İLKESİ VE TEK BİR TEK OKU VAR..

"ELİTÇİLİK"

ATATÜRK CHP Sİ HALİNE DÖNÜŞMEDİKÇE BİRAZ DAHA FAZLASI ASLA OLMAYACAKTIR...

27 Ocak 2018 Cumartesi

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERLE İLGİLİ BİR GÖRÜŞ


TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER İNSAN OLMAKLA HERKESE TANINMIŞ ANAYASAL HAKLARDIR. DEVLETİN VE KİŞİLERİN KEYFİNE GÖRE GERİ ALINAMAZ VE KANUNA AYKIRI ŞEKİLDE SINIRLANDIRILAMAZ.  KİŞİLER, BİR KISIM TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ, BİR KISIM KİŞİLERE ÇOK GÖREMEZLER. BÜTÜN BUNLAR, SEÇME VE SEÇİLME HAK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN VE GÖSTERİ YAPMA HAKKI İÇİN GEÇERLİ OLDUĞU GİBİ; DİN VE VİCDAN HAK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN DE GEÇERLİDİR.
DEVLET DE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKERİ TERÖR OLARAK GÖREMEZ. TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER, ANAYASALARIN YANINDA AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ İLE KORUMA ALTINA ALINMIŞ VE AYKIRI DAVRANIŞLARIN ÖNLENMESİ İÇİN ÖZEL BİR ULUSLARLARASI YARGI USULÜ VE MAHKEME KURULMUŞTUR.
TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER DEMOKRATİK SİSTEMİN DE TEMELİDİR.
DEMOKRATİK SİSTEMLERDE,
DEVLET VE KİŞİLER, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ HAZMETMEK ZORUNDADIR.
AYRICA DEVLET, KŞİLERİN TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİ KULLANILMASI İÇİN HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMAKLA DA YÜKÜMLÜDÜR. BU SEBEPLE, KİŞİLER GÖSTERİ HAKKINI KULLANIRKEN, DEVLET, ARAYA MARJİNAL GRUPLARIN VEYA PROVAKATÖRLERİN GİRDİĞİNDEN VEYA GİRME İHTİMALİ BULUNDUĞUNDAN BAHİSLE BU HAKKIN KULLANILMASINI SINIRLAYAMAZ VE ENGELLEYEMEZ. AKSİNE, BU HAKKIN KULLANILMASI İÇİN GEREKLİ TEDBİRLERİ ALMAK CÜMLESİNDEN OLARAK; ARAYA MARJİNAL GRUPLARIN VE PROVAKATÖRLERİN GİRMEMESİ İÇİN TEDBİR ALMAK ZORUNDADIR. ŞÜPHESİZ, DEVLET, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN KÖTÜYE KULLANILDIĞINDAN BAHİSLE DE KISITLAMA YOLUNA GİDEMEZ. SADECE KÖTÜYE KULLANMAYA İLİŞKİN SOMUT OLGULARLA İLGİLİ MÜEYYİDELER UYGULANABİLİR. KALDI Kİ, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN KÖTÜYE KULLANILMASI DA MÜMKÜN OLUP, ANCAK, ANAYASAYA VE ULUSLARARASI ANLAŞMALARA UYGUN ŞEKİLDE KANUNLA YASAKLANMIŞ OLGULAR MÜEYYİDELENDİRİLEBİLİR. BU SEBEPLE, DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KÖTÜYE KULLANILDIĞINDAN BAHİSLE BU HAKKIN KISITLANMASI DA ANAYASAYA AYKIRIDIR. AKSİNE DAVRANIŞLAR KEYFİLİK OLUP, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ İLKESİ İLE ASLA BAĞDAŞMAYACAKTIR.
ANAYASAYA VE ULUSLARARASI ANLAŞMALARA GÖRE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN BİRBİRİNE ÜSTÜNLÜĞÜ; ÖNEMLİ, ÖNEMSİZ VEYA DAHA ÖNEMLİ OLANI DA YOKTUR.
TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN GÖZDEN ÇIKARILMASI DEMOKRATİK SİSTEMİN GÖZDEN ÇIKARILMASIDIR.
DEMOKRATİK SİSTEMİN GÖZDEN ÇIKARILMASI, ULUSLARARASI DEMOKRATİK DÜZENDEN DIŞLANMAK DEMEKTİR. BU DURUM DA HER TÜRLÜ EKONOMİK KRİZDEN ÇOK DAHA BÜYÜK VE TELAFİSİ ONLARCA YILDA MÜMKÜN OLABİLECEK BÜYÜK BİR KRİZ DEMEKTİR.